Anksiyete

We are doubtful whether we really want a life without anxiety as we are certain that we want a life without fear

Gebssattel

Large numbers, particularly of modern people, seem to live fearlessly because they lack imagination. There is as it were an impoverishment of the heart. This freedom from anxiety is but the other side of a deeper loss of freedom. Arousal of anxiety and with it of a more vital humanity might be just the task for someone possessed by Eros paidagogos(informing passion)

Karl Jaspers

Anksiyeteye farklı bir bakış açısı. Öncelikle son cümlede yer alan Paidagogos nedir buna bakalım:

Paidagogos: Antik Yunan’da, Atina’da Klasik dönemden itibaren, ekonomik durumu iyi olan ailelerin erkek çocuklarının okula gidip gelmelerine eşlik eden, derslere dinleyici olarak girebilen ve çocukların ev ödevlerine yardımcı olan ev kölesi.

Eros paidagogos tamlamasını ise öğrenmek için bu köleliğe razı olan birey olarak tanımlasak yanlış olmayız.

Paidagogos - Archaeologs

Yani düşünmenin getirebileceği anksiyete razı olmak bir nevi paidagog olmaya razı olmak demektir.

Anksiyetenin yokluğunun özgürlüğü ile varlığının köleliği arasında müthiş bir denge yok mu? Jaspers’a göre yokluğu daha büyük bir hapis olan anksiyete hakkında ne düşünüyorsunuz?

08.03

Kaçmıştık koşmuştuk düşmüştük dünya biraz da böyledir

Biz bilmeyiz ki dünyayı

Kumsalımız vardı, oyunlar oynadık

Kızgın kumlardan serin sulara

Bizim ırmaklarımız vardı

Sığ sularda boğulup derinlerde sarıldık

Bulduk

Bulduk biz incileri

Sattık üç liraya üç lirayla dilek ağacı aldık biz

Çaputlar bağladık görmediniz mi ?

Renkleri aktı sokaklara içimizin

Siz çiçek sanıp kopardınız

Renkleri aktı sokaklara alıp saksılara koydunuz

Pencereniz yoktu sizin

Soldurdunuz

Biz açtık

Bizim rengimiz yok artık

Bizi bulamazsınız, aramazsınız da

Bu dünyada yerimi bulan, kalbinden öpüyorum

Çocuksun Sen

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen

Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu

Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen

Kum taneleri var ya onlardan birindeyim

Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor

Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum

Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun

Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı

Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman

Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum

Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup

Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için

Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar

Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa

Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun

Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların

Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar

Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa

Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan

Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit

Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse

Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman

Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık

Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tanık

Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada

Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak

Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin

Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen

Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun

Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada

Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.

Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm

Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ

Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı

Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar

Dursam ölürüm paramparça olur dünya

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm

Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir

Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna

Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için

Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak

(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu

Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)

Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor

Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri

Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda

Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum

Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım

Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte

Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan

Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer

Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle

Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum

Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken

Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde

Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su

Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç

Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı

(Soluğunun elma kokması bundandı belki)

Bir elma kokusuna tutundum düşerken

Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı

Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

Çocuksun sen, çocuğumsun..

Solitude – Joep Beving

Tabi ki telefonuma gelen bildirimi beni heyanlandırdı.

Neyi açığa çıkardın yine ruhundan Joep. Hangi hisleri bizimle paylaştın.

Neden yalnızlık. Neden solitary. Kendi içine bir yolculuk ve kendini keşfetmek için gereken bir meditasyon mu? Yoksa şarkının ağır melankolik havasını solumak aksini mi iddia ediyor. Umut var her nakaratında.

Neden? Neden yükselen notaları yolundan bambaşka bir yöne döndürdün. Yükseliş mi? Yoksa çöküş ve yalnızlık mı amacın.

Bana mı sesleniyorsun. Uzaklara mı? Yoksa ikisi de bir mi? Aynı mı?

Solipsism’de ayrı demiştin, kendi içimden başkası yok demiştin. Sadece kendi evrenim vardı.

Prehension’da kavramıştım aslında yalnız olmadığımı. Varlığı, birden fazla olmayı.

Henosis’de ise birden fazla olamayacağımı anlattın. Birden fazlası olamazdı, tüm evrenin toplamı bir ediyordu. O merdiven Bir’e çıkıyordu.

Sıradaki dersin ne olacak merakla bekliyorum.